Zamanın Padişahı Fatih Sultan Mehmet Hocası Akşemsettin Efendinin bir seyyahate çıkması ile çok yalnız kalmış, konuşacak dertleşecek ve akıl alacak bir insanı bulamamaktan ötürü bunalmıştı. İşte bu sıralarda birden aklına Şeyh Vefa geldi. Öteden beri Onun şanını şöhretini işitmiş fakat bir türlü nasip olup da kendisini göremememişti. Sevindi koca Padişah bu buluşuna. Tez elden Şeyhe haber salarak onu yanına sarayına davet etti Ama Şeyh Vefa gelen habercilere binbir türlü özür dileyerek işlerinin çokluğundan dem vurdu ve Padişahın kendisini affetmesini rica etti. Bu çağırışı bir ikincisi, ardından da bir üçüncüsü takip etti.  Ama ne çareki Şeyh her defasında bir başka mazeret buldu ve Padişahın bu her kula nasip olmayan davetini reddetti. Padişah önce buna bir manâ verememiş ama zamanla bu gelmeyişin ardında mânâlar arar olmuştu. Gün geldi Fatihin bu gelmeyiş üzerine kurulu merakı kabardı kabardı ve onu bir sabah Şeyh Vefânın dergâhının kapısına kadar getiriverdi. Ama yine nafileydi. Dergâhın sımsıkı ve hiç açılmamış, hiç açılmayacakmış gibi duran kapıları o gün ve onu takip eden bir kaç gün Padişahın bütün ısrarlarına, tehditlerine rağmen değil açılmak, Padişahtan yana aralanmamıştı bile. Padişah Sultan Fatih bir Şeyhin dergâhının kapısından mağlup olarak ayrılmış ve bu acıyı uzun süre unutmamıştı. Ama hale Padişah kadar hatta belki ondan da daha fazla üzülmüştü Şeyh Vefa. Fatihin dergâhının kapısında bir süre bekleyip sonra üzgün perişan alrıldığını ufak pencereleri kaplayan perdelerin ardından seyreden Şeyh Vefânın bir iki damla gözyaşı yanaklarından aşağıya doğru yuvarlanmıştı. Bu hali gören etrafındakiler :

  1. -Padişahı neden kabul etmezsin Şeyh Efendi? Bak hem sen kendin üzülürsün, hem de onu üzer hiddetini kazanırsın diye sorkmuşlardı. Şeyh Vefa elinin tersi ile yaşaran gözlerini kuruladıktan sonra kendisine bu suali soranlara doğru dönmüş:
  1. -Doğru söylersiniz demişti. Doğru söylersiniz ama inanıyorum ki benim ona olan sevgim, onun bana olan büyük ihtiyacı bize asıl vazifelerimizi bile unutturacak kadar büyüktür. Dostluğumuz sohbetlerimiz bir çok kulun işinin yarım kalmasına sebep olacak. Bizim birbirimizi görmemizin bir mahzuru daha var: Hünkâr gelecek, ihsanlarda bulunacak, biz bunları kendi adımıza kabul etmeyeceğiz. Sizlerin adına da reddetmeyeceğiz. Böylece, aramıza ister istemez dünya malı girecek. Şimdi anladınız mı Sultandan niçin kaçtığımı? Gönlüm onu görmek diler, görevim ona kapıları kapar. Beni mahzun eden, benzimi sarartan işte budur!..

Aysel Okan ‘İstanbul Evliyaları’ adlı kitabından alıntıdır.

Evet Fatih babası tarafından özel olarak devlet idare etmek üzere yetiştirilmişti. Toplumun Fatih`e ihtiyacı vardı. Bu sebepten o toplumunun başında bulunmalıydı. Şeyh Vefa da bir ilim adamı olarak talebe yetiştirecekti. Böylece herkesin kendi vazifesini müdrik olduğu huzur toplumunun en temel dinamiklerinden birinin canlı örneğini bizlere gösteriyorlardı.